Sanal Alemde Curali'ye Hoşgeldiniz!

(((26 Mayis 1999)))

  • Mehmet DURAN Editör:

  • Misafir Defteri

    Misafir Defteri
  • Canli Radyo

    curaliradyo-width1
  • Curali Hava Durumu

  • Curali Rehber

  • Curali Avrupa Rehber

  • Çayıralan Kaymakamlığı

  • Çayıralan ve Köyleri Der.

  • ŞEHİRLER ARASI MESAFE

  • Destanlar

  • Çayıralan Mermer

  • Kubbealti

  • Curali Şenlik

Gel de kaygılanma

Posted by Mehmet Duran 22 Temmuz 2013

3793 (1)  Kim istemez kanın durmasını, kim desteklemez terörün son bulmasını, kim arzu etmez ülkeye sulhun gelmesini? Lakin ta baştan kabul etmek gerekiyor ki böyle çetrefilli süreçlerin içinde onlarca tuzak bulunur. O tuzakları görüp söylemek, barışa karşı olmak değildir. Hele söz konusu; uluslararası bağlantıları bulunan bir terör örgütü ise! Ve o örgüt, onlarca yıldır asker-sivil demeden, Kürt-Türk demeden, kadın-çocuk demeden insanları öldürüyorsa, bin kere düşünüp bir kere adım atmak gerekmiyor mu? Bir de bu örgüt, pek çok ülkenin ekonomik, askerî ve lojistik desteği ile ayakta duruyorsa ve her an onlar tarafından kullanılmaya müsait ise, sürecin sıhhati için bin kez kafa yormaktan daha doğal ne olabilir? Ne toz pembe rüyalar görmek, ne kâbuslar eşliğinde yürümek! Gerçeğin çehresine yüreklice bakmak ve geleceği soğukkanlılıkla yönetmek gerekiyor; hepsi bu.

Şu anki fotoğraf gayet net: PKK barış adına adım atmıyor; tam aksine büyük bir çatışmaya hazırlandığına dair görüntü veriyor sürekli. KCK yönetimi değişti, nerdeyse Türkiye’ye tehdit savurmayan ‘PKK kurmayı’ kalmadı. Üstelik süre veriyorlar, ‘Son kez uyarıyoruz!’ diyorlar. Yeni KCK stratejilerinde açıkça görülüyor ki örgüt, taraftarına sokağa dökülmeyi emrediyor. Bunlardan kaygı duyduğunuzu söylediğinizde bazı pembe dizi senaristleri her şeyin çok iyi gittiğini, endişeye mahal olmadığını vs. söylüyor. Güzel! Ama manzara hiç öyle bir şey demiyor. Neymiş? Devlet (daha doğrusu MİT) İmralı’da mahkûm örgüt liderine hâkimmiş, o da örgüte hâkimmiş; dolayısıyla asayiş berkemal imiş. Aklı başında her insan bu tozpembe yorum karşısında şu soruyu sormaz mı: Madem her şey bu kadar kontrol altındadır, bu ürkütücü manzaranın sorumlusu kimdir?

Şehrin göbeğinde polis gücü oluşturacaksın, 2 bin küsur genci örgüte yeni üye yapıp dağa çıkaracaksın, ağır silahlar eşliğinde mezarlıkta tören düzenleyecek ‘şehitlik’ inşa edeceksin, yol kesip kimlik kontrolü yapacaksın, dört parçalı devlet kuracağını (bir milletvekilinin ve örgüt liderinin ağzından) bangır bangır haykıracaksın, hükümete “2. aşamaya geç” diye dayatacaksın… Ve insanlar “Her şey yolunda!” deyip hayata huzur içinde devam edecek; öyle mi?

Bütün bu ‘taktiksel söylemler’i geçtik, sıra devletin nasıl kurulacağını fiilen göstermeye geldi galiba. Hafta içinde PKK’nın Suriye kanadı PYD, Rasulayn şehrini tamamen kontrol altına aldı ve o topraklara örgüt bayrağını astı. Türkiye’nin 100 metre ötesinde yaşanıyor bu gelişme. PYD Başkanı, Türkiye’nin müdahalesi söz konusu olursa kendilerini savunacaklarını söylüyor. Genelkurmay Başkanlığı, resmi bir açıklama yaparak “terör örgütü”nün Suriye’deki hamlesinden kaygı duyduğunu ortaya koyuyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin endişelerini dile getiriyor ve “Sınırda bir oldubittiye izin veremeyiz!” diyor. Onunla da yetinmeyip, gelişmeleri “kaygıyla” izlediklerini söylüyor. Tabii ki reel politikle yüz yüze yaşamaya mecbur Dışişleri, bölgeye ve ülkemize nasıl bir mayın döşendiğini hissediyor. Ya Polyannacılık oynayan kalem erbabı?

Onlar (kulaklarına üflenen ninniler sayesinde) sürecin hâlâ planlandığı güzergâhta devam ettiğini söylüyor. Keşke öyle olsa… Fakat heyhat! İş her geçen gün sarpa sarıyor, örgüt her gün yeni bir hamle yapıyor. Sadece örgüt mü? Öteden beri İran bağlantısı ile maruf bazı kişiler, sırıtkan bir eda ile PKK’nın Suriye kanadını aklayıp paklama peşinde. Normaldir; zira şu an itibarıyla kazananların başında İran ve Suriye geliyor. Vaktiyle çoluk çocuk gibi görülen Esed, kendine göre büyük oynuyor ve arkasını yasladığı müttefikleriyle özerk bir PKK devletini arzu ediyor. Daha birkaç hafta önce KCK üst yönetiminin Suriye’de özerk bir bölgeden bahsetmesi ve İran’la barışın devam edeceğini ilan etmesi tesadüf mü sizce?

Oto-hipnoza gerek yok. Toplu hipnoz da sökmüyor artık. Fiili durumu doğru okumak, gerekli tedbirleri almak gerekiyor ki, iş işten geçmesin. En başta şunu kabul etmeli; ‘endişelerim var’ demek ‘çözüme karşıyım’ demek değildir. Ağıtlar yakıp kitleleri yeise sevk etmeye de gerek yok; ninniler söyleyip masum toplulukları uyutmaya da. İyi niyetli gayretleri boşa çıkarmaya yönelik birtakım gelişmeler yaşanıyor. Maksat hem sorunun çözülmesi hem de kalıcı kardeşliğin temin edilmesi olduğuna göre, gerçeklerle yüzleşmek şart. Daha çok aklı meseleye dâhil edip bütün olumsuz ihtimalleri de hesaba katarak, ülke menfaatini her şeyin üstünde tutan siyaset üstü bir vizyonla sulh kapılarını aralamak ve süreci kalıcı bir yol haritası ile taçlandırmak gerekiyor. Yoksa ufukta beliren ihanet sadece bu ülkeye değil; bölgeye de büyük zarar verir…

Ekimde kaos planı varsa…

Sabah yazarı Mahmut Övür, ‘sık görüştüğü bir CHP’li dostu’ndan hareketle ekim ayında kaotik bazı hadiselerin yaşanacağını ileri sürüyor. CHP’li dostu daha önce de (2007’de) benzer bir uyarı yapmış ve tam da dediği gibi siyasi bir kriz ortaya çıkmış. Malum, o dönemde cumhurbaşkanlığı seçimi büyük bir çatışma alanına dönüşmüş, askerler e-muhtıra vererek siyasete müdahale etmeye çalışmıştı. Sabah yazarı, bu seferki kâbus senaryosunun kapağını bir miktar da açmış aslında: Mezhep çatışması. İddiaya göre, “Askerden umut kesildiği için bu kez Türkiye’nin en yumuşak karnı, mezhep çatışması devreye sokulacak. Yanı başımızda alev alev yanan Suriye’de olduğu gibi…”

Derinden derine mezhep kışkırtıcılığının yapıldığını Gezi Parkı olayları sırasında da gördük. Bazı örgütler öteden beri Alevi vatandaşlarımızı şiddetin içine çekmek için yoğun çaba sarf ediyor. Bir yandan KCK’nın yeni lider kadrosu PKK militanlarına serhildanı (başkaldırmayı) emrediyor; diğer yandan da Alevi gençleri ayartarak onları canlı bomba haline getiren bir başka örgüt, sempatizanlarını sürekli eyleme çağırıyor. Zaten Suriye ve İran başta olmak üzere Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durmasından ve bölgede bir güç merkezi haline gelmesinden rahatsız olan ülkelerin ajanları cirit atıyor. Dolayısıyla ülkemizde bir karmaşa yaşanması kuvvetle muhtemel. Bu durumu görerek yetkili mercilerin gerekli tedbirleri alması şart.

“Ekim” denmesi boşuna değil. Gezi eylemleri okulların bitimine doğru ortaya çıktı. Ayrıca liglerin tatil edildiği döneme denk geldi. Önümüzdeki aylarda hem maçlar başlıyor, hem üniversiteler açılıyor. Ne alakası var demeyin; özel harp teknisyenlerinin ve beyaz kuvvetlerin tatbikat alanları arasında bu iki mekânın yeri bambaşkadır.

Sabah yazarı, meselenin çözümünü Beşir Atalay’ın, “hayal bile edemeyeceğimiz” sözleriyle tanımladığı “demokratikleşme” hamlesine bağlamış. Prensipte doğrudur; demokratikleşme terörün panzehirlerinden biridir. Ne var ki oradaki adımları örgütlerin ve arkasındaki güçlerin şer planlarını hesaba katarak atmak gerekiyor. Habur bile başlı başına ibretlik bir vakadır. Bunu en iyi Sayın Atalay bilir. Kaotik planların taşeronlarını ve ipleri elinde tutan güçlerin planlarını hesaba katmadan yapılan her hamle kaos simsarlarının ekmeğine yağ sürecektir Allah korusun…

PANORAMA >>>

Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında cesur haberleriyle dikkat çeken Mehmet Baransu, bir internet sitesine açıklamalarda bulunmuş. Hemen herkese bir şeyler söylemiş genç gazeteci. Söylerken ağır sayılabilecek ithamlarda bulunmuş. Söylediklerinin ne derece doğru olduğunu bilemiyorum; ama söyleme tarzı fevkalade rahatsız edici. Kendisi camia ile bağlantılı olmadığını defalarca söyledi ama yine de birileri farklı düşünüyor ve fitne kazanını kaynatıyor. Madem böyle bir zan var; üslubuna çok dikkat etmeli, çünkü o tür laflar sadece kendisine zarar vermiyor, böyle bir üslubu onaylamayan masum bir kitleye de dokunuyor.

Başbakan Erdoğan’a ve hükümete sahip çıkıyormuş gibi yapıp herkesi yaftalamaya ve  fişlemeye yeltenen menfaat çeteleri türedi. Bunlar kara listeler hazırlayarak internette  atış talimi yapıyor. Yalan yanlış bilgiler ve çarpıtılmış haberlerin paçasından yağ damlıyor. En son gazetemizde 2 sene önce çıkan bir röportajı sanki bugünlerde yayınlanmış ve Gezi olaylarıyla irtibatlıymış gibi takdim ettiler. Hasan Cemal birkaç gün önce şöyle yazmış: “Acı olan, kendileri de bir dönem itibarsızlaştırma kampanyalarına hedef olanların, bugün aynı karalama yöntemlerine itibar etmeleridir.” Keşke bu ağır eleştiriye ‘Hayır, öyle değil’ diyebilseydik. Bu kadar gamsız ve mirasyedi mürai ortada dolaşınca iş gidip bir çapsızlığa dayanıyor.

Gazetelere yansıyan bilgilere göre Alevi vatandaşlarımızın evini işaretleyen kişiler bu sefer de Halkevleri’nden çıkmış. Ve ne ilginçtir ki, o korkunç işaretlemeleri yapan zanlılar kendilerini, “Biz de Aleviyiz” diye savunmuş. Aleviler üzerine karanlık oyunlar oynayan bir silahlı örgütün defalarca suçüstü yakalandığını biliyoruz. Görünen o ki, bir taraftan Kürtler üzerine bir tezgâh kurmak isteyenler diğer taraftan da Alevileri bir bataklığın içine çekmek istiyor. Uyanık kalmak şart…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s