Sanal Alemde Curali'ye Hoşgeldiniz!

(((26 Mayis 1999)))

  • Mehmet DURAN Editör:

  • Misafir Defteri

    Misafir Defteri
  • Canli Radyo

    curaliradyo-width1
  • Curali Hava Durumu

  • Curali Rehber

  • Curali Avrupa Rehber

  • Çayıralan Kaymakamlığı

  • Çayıralan ve Köyleri Der.

  • ŞEHİRLER ARASI MESAFE

  • Destanlar

  • Çayıralan Mermer

  • Kubbealti

  • Curali Şenlik

Eyvah!

Posted by Mehmet Duran 22 Şubat 2012

                                               EYVAH!  

Masanın üzerinde sarartılmış bir davetiye. Üzerinde “Muallimliğe Adanan Bir Ömür Mahmut Bayram Hoca” yazıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir anma toplantısı düzenliyormuş.

Bir ürperti kapladı içimi. Yıllar öncesi Altunizade’de yaşadığım bir manzara geldi gözümün önüne. Fethullah Gülen Hocaefendi, çok da kalabalık olmayan bir kitle ile sohbet ediyor. İçeriye Mahmut Bayram Hocaefendi giriyor. Yaşlanmış. Dostları kollarına girmiş. Fethullah Gülen Hocaefendi susuyor. Ayağa kalkıyor. “Hoş geldiniz!” diyor saygıyla. Mahmut Hocaefendi “Buyrun devam edin!” diyor; ama ne mümkün. Hocaefendi “Lütfen siz buyrun!” diyor. Odada derin bir sessizlik. Tevazu, mahviyet ve kibarlık tebellür ediyor salonun orta yerinde.

EKREM DUMANLI

Mahmut Bayram Hocaefendi deyince gözümün önüne onlarca çilekeş insan sökün edip geliyor. Bir tek imam hatip açılsın diye kıvrım kıvrım kıvranan adamlar. Sadece bir talebe yetiştirebilmek için akla hayale gelmedik meşakkate göğüs gerenler. Çalmadık kapı bırakmayan, ülkesine hizmet için aç-bî ilaç kalan öncüler. Kur’an’ın raflarda bile saklanamadığı, ezanın dört duvar arası bir hücrede bile orijinal haliyle okunamadığı, iman-İslam-Kur’an demenin suç sayıldığı, gizli gizli kitap okuyanların bile karakollarda sığaya çekildiği dönemlerin adsız sansız kahramanları. Hüsrev Hocalar, Süleyman Hilmi Hocalar, Celal Hocalar, Esat Hocalar, Sami Efendiler, Mehmet Zahid Efendiler, Gönenli Mehmet Efendiler, Mahmut Hocalar, Bediüzzaman’lar… Şimdi onlar için anma programları düzenleniyor. İyi de yapılıyor. Ancak asıl yaşatılması gereken onların adı değil; aşkı, şevki, cehdi, gayreti…

Büyük şair Necip Fazıl ne güzel söylemiş: “Hohlaya hohlaya aysbergleri eriteceğiz bundan şüphem yok; lakin etraf çamurdan geçilmez diye korkuyorum” Ruhun şâd olsun aziz üstat! Keşke korktuğun başımıza gelmeseydi. Keşke çile dolu bir neslin arkasından dertsiz, gamsız, ıstırapsız nesillere şahit olmasaydık.

BİR NESLİN DOĞUM SANCILARI

Eyvah!

Âlim, âmil, ârif insanların bu ülkede verdiği muhteşem mücadeleyi unutmakla başladı her şey. Mesela Bediüzzaman’ın 28 yıl hapis ve sürgünde yaşadığını, onlarca kez suikasta maruz kaldığını, onlarca kez taciz ve tahkir edildiğini unutuverdik. Onca zifiri karanlığa rağmen “Ümitvâr olunuz, şu istikbâl inkılâbatı içinde en yüksek ve gür sadâ İslam’ın sadası olacaktır.” dediğini retorik bir söylem, nostaljik bir nutuk olarak algıladık. Oysa çile ve ıstırap içinde herkes bir neslin doğum sancısını çekiyordu.

Kimi zaman hava o kadar kararıyordu ki o dağ gibi insanlar Cenab-ı Erhamürrahimin’e adeta isyan edercesine tazarruda bulunuyor, ıztırar lisanıyla o Yüce Dergâh’tan yeni bir nesil talep ediyordu. “Nur istiyoruz sen bize yangın veriyorsun / ‘Yandık’ diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun” diyen Akif, İslam tarihinde görülmemiş bir tasvirle Hazreti Peygamber’in doğum gününe “Pek hazin bir mevlit gecesi” diyordu. Mevlit gecesine “leyl-i matem” diyen adamın yüreği yanıyordu. Dertliydi büyüklerimiz. Istırap içinde kıvrım kıvrım kıvranıyordu. Başka türlü de düşünülemezdi zaten; çünkü Allah, Peygamberi’ne “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin.” diyordu. Bu ülkenin büyükleri de “kendini helâk etme” çizgisinde yaşadı.

İmam hatipler açmak, ilahiyat fakülteleri kurmak, Kur’an kurslarına ruhsat almak, yurtlar, okullar, kurslar inşa etmek… Bir dirilme ve var olma sancısıydı onların çığlıkları. Âsım’ın nesli derken ciğeri yanıyordu Âkif’in. “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar çekilin ki bir nesl-i cedid gelsin” derken Bediüzzaman, müstakbel bir neslin siluetine dokunuyordu. Necip Fazıl, “Çile Nesli” derken; “öz ağzından kafatasını kusacak” kadar varlık gerçeğini soruşturan, ölüm hakikatini hayatın tam göbeğine yerleştiren bir gençlik bekliyordu. “Diriliş Nesli” üzerine en latif, en veciz destanları yazan büyük şair Sezai Karakoç, yüreğinin en derin yerlerinden yeni bir medeniyet şarkısını seslendiriyordu. Daha 70’li yıllarda sinema salonlarında “Altın Nesil Konferansları” veren Fethullah Gülen Hocaefendi, “nâsiyesine secde emaresi yansımış bir genç” için köy köy dolaşıyordu. Büyüklerimizin gözyaşlarıyla suladığı nesiller bir gün geldi; ufuklarda görünüverdi…

GAMSIZLIK, DERTSİZLİK, IZDIRAPSIZLIK

Eyvah! Eyvah ki ne eyvah!

Heyhat, yeni bir çağ açacak diye beklenen nesillerde yalpalamalar, tökezlemeler görülmeye başladı. Şefkat ve merhamet medeniyeti, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkesin gönlünde sevgi ve saygıya dönüşecek derken; bir küçük derede kendi aksini görüp kaçan küheylanlar, tereddüt dolu bir sürecin ağlarına yakalanıverdi. Şimdi her şeyimiz var hamdolsun. İmam hatipler, ilahiyatlar, kurslar, devasa kurumlar… Ancak aşk-u şevk yok gönüllerde, cehd-ü gayret kalmamış yüreklerde.

Mal, mülk, şöhret, makam, mansıp, yönetme şehveti, yönetilme tembelliği, tul-i emel, ucb, fahr, gurur, mal biriktirme sevdası… Şeytanın her bir oku, bizdeki “Yaşatma İdeali”ne dair ulvî duyguları alıp götürmeye başladı.

Ciğerlerimize çektiğimiz purolar bizi “monşerler”e yaklaştırdı belki; ancak Mahmut Hocalardan, Süleyman Efendilerden uzaklaştırdı. Bilmem hangi izbe kahvenin kasvetli köşesinde nargilesini çeken ve saatler boyunca tavla oynayanların yorgunluğu sadece zar tutan parmaklarda değil; hasbîlik ve diğerkâmlık için dualanmış gönüllerdeydi. Kasvet kaplarken kalpleri, ne dava duygusu bırakıyordu insanlarda ne temsil ve tebliğ düşüncesi.

Eyvah ki ne eyvah!

Malına mal katma, şöhretine şöhret ekleme, şu fani ve fena dünyadan kâm alma duygusu nice yiğit adamı küçük hesaplar altında per perişan eyledi. Söylemde bir problem yoktu. Söz açıldı mı yine üstatlardan pasajlar okunuyordu, büyüklerden hatıra devşiriliyordu; lakin yürekler hizmet duygusuyla güm güm atmıyordu artık.

Kendisiyle barışık olamayan, davasıyla da barışık olamaz. Daha düne kadar, “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes” deyip heyecana gelen küheylanlar “Biraz da dünyalığımız olsun” dediğinde sırtına dağ gibi bir yük aldığını fark edemedi. Dünya namına kazandığı her nişan, insanın ruhuna bir kâbus gibi çöktü, çöreklendi.

Şimdi gamsızlık, dertsizlik, ıstırapsızlık, çilesizlik revaçta. Kim bilir Âkif’ler, Nurettin Topçu’lar, Osman Yüksel’ler kabirlerinde nasıl bir ıstırapla bu manzarayı seyrediyor? Dava adamı dediğinde dudak bükenler “dava” çocuklarının ta kendisi! “Dünya malını elinin tersiyle it ki insanlık zulmetten kurtulsun” dediğinizde duyacağın kahkaha, çileler içinde doğurduğun bir gençliğin ta kendisi!

Şimdi ıstırapsız insanlar da yazı yazıyor. Şatafatlı cümleler kuruyorlar gazete sütunlarında; lakin o cümlelerde bir damlacık gözyaşı yok. Şimdi meydanlarda mutantan laflar ediliyor; lakin içselleştirilmiş bir hayat felsefesi yok! Muhyiddin İbn-i Arabî’ye nazire yaparcasına dimdik durup toprağa gömülü hazinelerin üzerine basarak “Taptıklarınız ayaklarımın altında” diyenler çoktan kanat çırpıp öbür âleme gitti. Şimdi sırtında yedi nesil sonrasına miras bırakmayı mubah gören bir hayat felsefesiyle karşı karşıyayız. Üstelik o “mukaddes dava”nın gölgesinde yetişenler artık “dava adamı” olmayı “enayilik”, insanlık için fedakârlık yapmayı “komik” buluyor. Hal böyle olunca bir dönem ıstıraplar içinde tohum atmış, o tohumları gözyaşlarıyla sulamış insanlara sadece “anma programı” yapılabiliyor. Oysa anmak yetmez; olmak gerekir…

Hiç kimseyi karamsarlığa gark etmek istemem. Zaten ümitsizliğe kapılmak için bir sebep de yok. Çünkü hâlâ yüreği insan sevgisiyle kavrulan ve “ölümsüz şarkı”yı kıyamete kadar söyleyecek hasbî, fedakâr, diğerkâm insanlar var. Üstelik her kesimde var.

Dünyanın dört bir yanında “üveyikler gibi kanatlanan” o güzel insanlar da olmasa belki yerin altı, üstünden daha hayırlı olacak. Ve yine ümit ediyoruz ki devrin fitne fücurundan etkilenerek bambaşka diyarlara savrulanlar, içlerindeki iyi niyeti koruyarak bir gün baba ocağına döneceklerini unutmazlar. Çünkü her şey aslına rücû eder. Gözyaşları içinde toprağın bağrına saçılan o tohumlar başka bir ağaca dönüşemez ki. Eminim bir gün asıllarına dönecekler; yeter ki “önden giden atlılar” yorulmasın, sürçmesin, tökezlemesin.

Yoksa eyvah ki ne eyvah!


Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s